İçimi döküyorum, döküyorum, döktüm!

Benim blogum benim kararım :)

3 yıldan fazladır bu blogu yazıyorum, blogun amacı kitap tanıtımı, ama sonuçta benim blogum ve istediğim gibi ara sıra başka şeyler de yazıp baharatlar katabilirim değil mi? Daha önce bir seri gezi yazısı yazdım değişiklik olsun diye, işte şimdi de içimi dökeceğim bir kereliğine.

Vira bismillah.

“Ooh” dedim, “ve bitti!” 
Arabadayım, rasgele bir şarkı açtım, bağıra çağıra şarkıya eşlik ediyorum, kavşaktan geçerken yanlışlıkla ortadaki kaldırıma çıkıyorum, buna da bir kahkaha atıyorum. Bugün, üzerimdeki ölü toprağını silkeledim. Silinmeye yüz tutmuş birini gördüm orda, o benim.

Bugün aydınlandım, sonunda gerçekten kendim oldum çünkü bu işten ayrıldım. Ay-rıl-dım.
Finito. Giderken ne toplu bir fotoğraf çektirdim, ne bir şey. Herkesin teker teker elini sıktım, bazılarına sarıldım, bazılarıyla vedalaşırken biraz gözlerim doldu ama ağlamadım. Kendimi tuttuğumdan değil -zaten asla tutamadım ki bugüne kadar- içimden gelmedi. Gelse zaten engelleyemezdim. Kapıdan çıktığımda zıplamak istedim ama işte burada kendimi tuttum. Tutmasaydım da olurmuş.

Bugün ilk defa… altını çizerek, üstünü pembe fosforluyla çizerek, efendim tırnak içine alarak, boldla, italikle kendi kendime dedim ki “Beni haketmiyorsunuz!” 
Bugüne kadar hiç dememiştim bunu. İçimden gelmişti, hissetmiştim yer yer, ama hiç böyle net bir şekilde söylememiştim. Bugüne kadar bir arıza çıktığında önce sorunu hep kendimde aradım. Bunun olgunluk, bilgelik, objektiflik, adalet duygusu olduğunu düşündüm. Bu bendim, birini suçlamadan önce kendisini eleştiren, kendini sorgulayan. Birine iğne batırmadan önce defalarca düşünen, tüm çuvaldızları kendine batıran… Suçu üzerine alma “yiğit”liği bana Jan Boka’dan kaldı. Jan Boka benim ilk aşkım. Pal Sokağı’nın en delikanlı çocuğu. O 16 yaşındaydı, ben herhalde sekiz yaşındaydım. İlk okul iki ya da üç. Defterlerimin arkasında hep onun adı yazılı… Her an aklımda… Evet, ne diyordum? Hah, Boka’nın o güzel meziyetini fazla benimsemişim, ama 20 yıl sonra ofise götürmemeliydim. Neyse, onu da ayrıldığım şirkette bıraktım.

Gözüm açıldı. Ben unutmuşum beni bu ofiste nelerin bu kadar rahatsız ettiğini. Neden her gün gelirken nefes almakta zorlandığımı. Neyi benimseyemediğimi, nasıl her gün kendi kendime “ben niye buradayım lan?” dediğimi, hiç bir zaman kendimi kalıcı hissedemediğimi. Onları teker teker hatırladım. Kendimi bugüne kadar nasıl hep “underestimate” ettiğimi ve sonra kendi çizdiğim bu limitin altında boynu bükük çaresizleri oynadığımı. Ulan bu adamlar sabah akşam Arapça yardırıyorlar diye ilk günden “Arkadaş ben burada çalıştığım sürece, sohbete dahil olduğum sürece iletişim diliniz İngilizce olacak!” demektense birkaç ay kendilerinin bunu farketmelerini bekledim, daha sonra gittim Arapça dersleri almaya başladım, peki ben aklımca sakin bir şekilde uzun vadeli çözümler üzerinde kafa yorarken bunlar ne yaptılar? Derdimi öğrenince “Ama sen hatırlat bize” dediler. Alın işte hatırlatıyorum, yüzünüze yüzünüze “mutsuz olduğum için” gittiğimi söyledim, bozuldunuz, “Para için olabilir ama bugüne kadar kimse buradan mutsuzluk nedeniyle ayrılmadı” dediniz, işte böyle de bir imza attım size. Hatırlatıyorum. Beni haketmediniz. Nokta.

Sabotajcılarım varmış benim, sizin sayenizde tanıştım onlarla. Ne zaman mutsuz hissetsem biri çıktı “Çok doyumsuzsun” dedi, mantıklı sebeplerini sıraladı. Ne zaman gitmek istesem biri “E ne yapacaksın başkaları kendi işlerini anlatırken?” dedi. Ne zaman “Ben gidiyorum” diyecek olsam “Ya sonraki işin bundan daha kötü olursa o zaman ne yapacaksın?” dedi ürküttü beni. “Gayet güzel yapacağım işte!” diyemedim kendi çektiğim çember yüzünden. Ama bitti. Şimdi bambaşka sulara yelken açıyorum. Haydi eyvallah.

“LinkedIn’de sürekli iş değişikliği hoş görünmez” savı insanın iş değiştirmemesi için nasıl bir sebeptir? Ömrümde görüşüp görüşmeyeceğimi bile bilmediğim iki üç tane vizyonsuz HR’cının beni CV’deki şirket sayısıyla yargılaması ihtimaline karşı nasıl bir endişeyle burada sebat etmeye çalışıyordum? Böyle düşünecek HR’cının temsil ettiği firmada çalışmayı zaten ben isteyecek miydim? 

Neyse, bütün bunlar geride kaldı. Bu sancılar boşuna değilmiş. Kanatlarım büyüyüp gelişmiş ben acı çekerken. Yolu bulmaya çalışırken kendi yolumu çiziyormuşum aslında, fırsatları ayağıma getirmişim, kendimi sınayacağım bir yamacın tepesine ulaşmışım. Şimdi artık kocaman olan kanatlarımı deneme zamanı. Kendimi yamaçtan boşluğa bırakıp ağır ağır kanatlarımı çırpmaya başlayacağım. Bu kez kendimi biliyorum, kendimi daha iyi tanıyorum. Bu kez kendi değerimin bilincinde olacağım. Kendi katkımı azımsamayacağım. Karşımdakine verdiğim değer neyse kendime de kesinlikle daha azını layık görmeyeceğim.  Bundan sonra neysem oyum. 

Günlük hayattaki Irmak’ın kafası ile beyaz yaka Irmak’ın kafasını eşitledim. Dış basınçla iç basıncın eşitlenmesi gibi oldu, yaşasın fizik kuralları. Böylece işe gittiğimde, sabah 9 akşam 6 bir maske ile dolanmayacağım ortalıklarda. Maskeden dolayı nefes alamıyordum zaten, kapatıyordu hep ağzımı burnumu o.

Peki neden hayatımın bu döneminde burada bulundum ben? Amacı neymiş? İşte bu önemli: Ne kadar değerli olduğumu farketmenin, burnu büyüklük değil, objektif bir bakış açısının sonucu olduğunu öğrendim burada. Diğerlerine verdiğim krediyi kendim için de özgürce kullanmayı öğrendim. Kendi kendimi itip kakmak artık bitti. İşte bana kazandırdığınız bu deneyim, burada öğrendiğim en önemli şey oldu. 

Ne demişler, bir musibet bin nasihatten iyidir.

Hoşçakalın gençler, özlenmeyeceksiniz.

Bu blogdaki popüler yayınlar

Neden ile başla - Simon Sinek

Batna, Zopa ve Sonuç Alıcı Müzakere