Hayatın hızını biraz azaltalım mı? Sükunet Sanatı'nın bize vereceği mesajlar var

Tembel bir Cumartesi öğle sonrası...  Arka planda Leonard Cohen usul usul şarkısını söylerken ben de Hiçbir Yer'e gitmenin sırlarını öğreniyorum. Haftasonlarını seviyorum çünkü kendime zaman ayırıp hem bloglarımı yazabiliyorum, hem de saate bakma kaygısı olmadan vaktimi geçirebiliyorum.
Haftaiçi yazı yazacak pek vakit yok: Sabah erken kalk, kahvaltı et, aceleyle işe koştur, akşama kadar türlü e-mailler-acil durumlar-araya sıkıştırılan işler, verimsiz toplantılar ve ertelenen başka işlerden sonra saat 6 gibi kendini dışarı at, eve gel yemek ye derken belki ortalığı toplayacak, arkadaşlarla kısa bir kahve buluşması yapacak, spora inecek ya da ertesi günün yemeğini yapacak zaman kalıyor. Bu saydığım son dörtlüden birini seçmek zorundayım; zamanı çok dikkatli kullanırsam ikisini de seçebilirim.

Ama neden? 
Gece yatmadan yarım saat kitap okuma kuralı koymak istemiyorum, akşam saatlerinde kendi keyfimce okumak istediğim bir sürü şey varken bir de iş için yeni araştırmalar yapmak istemiyorum; ailemle Skype yapmak istediğim akşamlarda ertesi gün yapılacakların stresiyle boğulmak istemiyorum. Ama hep bir koşturmaca, hep bir kovalamaca halindeyiz. Keyiflerimiz bile "schedule" edilmiş durumda, robotik bir yaşama adım attık ve iş hayatına adım attığımız ilk günden beri bundan kurtulmanın yolunu arıyoruz. Yolunu arıyoruz da gerçekten pek de harekete geçtiğimizi söyleyemem. O yüzden Leonard Cohen sakin sakin şarkılarını söylemeye devam ederken ben de bir çıkış yolu, bir yöntem, bir rahatlama bulabilirim diye seyahat yazarı Pico Iyer'in Sükunet Sanatı kitabını okuyorum.

http://optimistkitap.com


En yüksek hızda koşup da asla yetişemem hissine ne kadar sık kapıldığımızı düşünün bir...

Pico Iyer, Leonard Cohen'i 1994-1999 arasında inzivaya çekildiği zen merkezinde ziyarete gidiyor. Iyer'in ziyaret süresi olan 1 hafta boyunca Cohen günlerini ve gecelerini bomboş bir meditasyon alanında hiç kımıldamadan geçiriyor. Onun tabiriyle hiçbir yere gitmek, diğer bütün yerleri anlamlı kılan büyük bir macera... Iyer de gözlemleri sonucunda hiçbir yere gitmenin insanı nasıl özgürleştirebileceğini farkediyor. İşe, her gün birkaç dakikayı sakince oturmaya ve hiçbir şey yapmayaya ayırarak başlayabiliriz mesela. Yanlış anlaşılmasın; hiçbir yere gitmek, içinde bulunduğumuz dünyaya ve yaşamımıza sırt çevirmek değil, onu daha derinden sevebilmek için ara sıra uzaklaşmak aslında.



Leonard Cohen 
Aşırı bağlılık-bağımlılık durumu
Telefonlarımız her an elimizin altında. İş için e-mailler, telefonlar; sosyalleşmek için Facebook, Instagram; arkadaşlarımızla sürekli Whatsapp'ten yazışıyoruz; sonra bir anda sürüm güncellemesi uyarıları geliyor, bu arada başka e-mailler, başka uygulamalar, başka dikkat dağınıklıkları derken... Yetişemiyoruz. Biz kafamızı eğmiş telefonumuzla uğraşırken önümüzdeki bilgisayarda kim bilir kaç pencere, kaç excel, kaç sekme açık bizi bekliyor. Ve biz sonsuz uyaranlar dünyasında işimizi yapmaya çalışırken ve aslında yeteri kadar stres içindeyken nasıl daha fazla stres yüklendiğimizi farketmiyoruz. Halbuki "strese karşı en önemli silah, bir düşünce yerine bir diğerini seçebilme becerimizdir" (s.14). İşte bu yüzden, düşüncelerimizi eğitmemiz, onları kontrol altında tutmayı öğrenmemiz gerekiyor. Hiçbir yere gitmek işte tam da bu eğitimi verecek bize.

Arabamız bozulduğunda şasesini yeniden boyayarak onu tamir edemeyeceğimizi biliyoruz; aynı şekilde bizim sorunlarımızın da çoğunun çözümü- yani iç huzurumuz- içimizde. Hiçbir yeri bir spiritüel uygulama, bir din, bir inanış olarak görmeyin. Hiçbir yere yolculuk, aslında tamamen sükunet içinde oturmaktan ibaret. Kafanızdan e-mailleri, günlük işi gücü, akşamki planlarınızı... Her şeyi atarak yalnızca boşluk içinde oturun. Bunu bir nevi sindirim olarak düşünün. O ana kadar yaşadıklarınızı, gözlemlediklerinizi, deneyimlediklerinizi usul usul sindireceğiniz bir zaman dilimi...

Aslına bakarsanız, bir araştırma ile on bin saat ya da daha fazla süre ile meditasyon yapan insanlarla yapmayanların farkını göstermek istemişler ve sonuçta uzun yıllar sükunet içinde oturmuş kişilerin, daha önce nöroloji literatüründe görülmemiş bir mutluluk düzeyine ulaştıklarını tespit etmişler.

Gelelim iş hayatına
Hiçbir yere gitmeyi, yalnızca kendi kendimize evimizde sessizlik içinde oturmakla sınırlamıyoruz. Bunu iş hayatına taşıyanlar da var. Amerika'da birçok kurumsal şirket, çalışanlarının stres düzeylerini azaltmak için çeşitli uygulamalar yürütüyor. Amaç zihni zindeleştirip insanları canlandırmak. Kimi şirket yoga seansları uyguluyor, kimisi sessiz saatler ilan ediyor. Rekabetin çılgın olduğu ve stres faktörünün beyaz yakanın olmazsa olmazı kabul edildiği ortamlarda bile bu yavaşlama molaları veriliyorsa emin olun siz de kendinize her gün azıcık vakit ayırabilirsiniz.
İnsanların tüm mutsuzluğu çok basit bir durumdan kaynaklanır: Odalarında sakince oturamamaları (Blaise Pascal)
Bence odamızda sakince oturuyoruz oturmasına da, sanal dünyadan kopmadığımız için bu stresimiz, FOMO'muz (fear of missing out: gelişmeleri kaçırma korkusu), işleri yetiştiremememiz, acele içinde olma halimiz had safhada devam ediyor. Kendimden örnek vereyim, kesinlikle sosyal medya bağımlısı olmamama rağmen şimdi durup düşününce eşimle dışarıda çıktığımız akşam yemeklerinde onu nasıl da masada yalnız bıraktığımı farkediyorum. (Hele bir de kutlama yemekleri var ki, onlarda daha çok resim çekilip daha çok Instagram filtresi basıldığı için o yemekler daha da yalnız geçiyor. Şu an yanımda oturuyor olmasına rağmen kendisine özrümü bu mecradan iletmek istiyorum.)

Kaynak:https://i.kinja-img.com
Peki hiçbir yere gitmek için özel olarak keşfetmemiz gereken yerler var mı? Ben mesela, hiçbir yere gittiğimi bilmeden, çocukluğumdan beri yolculuklarda her zaman ilhamla dolduğumu farketmişimdir (muhtemelen 12 yaşındayken o gelen şeyi "ilham" diye tanımlamayı bilmiyordum ama). Bu özellikle yaşım ilerledikçe arttı. Yollardayken aldığım o kadar çok karar, bulduğum yeni fikir, "A-ha" dediğim anlar oldu ki! Belki rutinden çok farklı bir ortamda saatlerce kalma durumu, belki kısıtlanmışlık, belki içimize dönük odaklanabilme şansı... Bilmiyorum ama yolculukları bu yüzden seviyorum.

Bütün bunları okuduktan sonra, kitaptaki "uçak yolculuğu" örneğini görünce aklınıza beni getirin. Çünkü kitaptaki hiç bir görüşe katılmasaydım bile, sırf bu uçak yolculuğu örneği ile beni anlattığı için onu çok severdim.

Teknolojiye biraz ara verelim
Ne kadar zehirli olduğunun farkındayız değil mi? Siz bile bu yazıyı muhtemelen "cepten" okuyorsunuz; muhtemelen başka bir şey yapmanız gerekirken "5 dakika Facebook'a bakayım" dediğiniz bir anda yazıyla karşılaştınız ve aynı zamanda muhtemelen bu şahane molayı bol emojili bir whatsapp muhabbetiyle taçlandırıyorsunuz. Oysa biliyor musunuz ki bir telefon konuşmasının ardından kendimize gelmemiz için ortalama 25 dakika gerekiyor ve bu tip kesintiler her 11 dakikada bir karşımıza çıkıyor?

Peki Steve Jobs'ın çocuklarının iPad kullanmalarını yasakladığı ile ilgili haberleri hatırlıyor musunuz geçen senelerde? Nasıl olay olmuştu, biz ne kadar şaşırmıştık "yok artık" demiştik. Bakın bu işin sırrı da küçük kitabımızda gizli. Kitapta diyor ki, son teknolojiye sınırlar koymanın gerekliliği konusunda en akıllıca konuşan insanlar genellikle bu teknolojilerin geliştirilmesine katkıda bulunanlar oluyor. Yani dünyayı hızlandırmak için çalışan insanlarla, yavaşlamanın erdemi konusunda en fazla hassasiyet gösterenler aslında aynı kişiler. (s. 42)

Kaynak: www.teknokulis.com
Şimdi anlıyoruz, Silikon Vadisi'nde teknolojiye yön veren üst düzey yöneticilerin çocuklarını neden Waldorf okulları gibi teknolojinin olmadığı okullara gönderdiklerini... İşte onların, çocuklarının hayal güçleri ve gelişimleri sınırlanmasın diye uyguladığı bu kuralları biz neden günün belli bir bölümünde kendimize uygulamayalım?

Bu arada yeri gelmişken Serdar Kuzuloğlu'nun yazısının bu durumu ne kadar güzel özetlediğine bakın:

Yıllardır süre gelen bir söylem var: tüm dünya bir tık ötenizde. İstediğiniz her bilgiye yalnızca saniyeler içinde ulaşmanız mümkün. Peki bunları yapıyor muyuz? İnsanlığın binlerce yılda oluşturduğu o bilgi hazinesine erişiyor muyuz? Yoksa tüm bunların yerine sosyal medya hesaplarımızda popüler kültüre ait yüzeysel ve tek lokmalık değersiz içerikleri tüketmeyi mi tercih ediyoruz?

Evet, şimdi benim için bir iyilik yapın ve bilgisayarınızı kapatın, telefonunuzu sessize alın, elinizdeki hangi işse uğraştığınız, bırakın. Kısacık bir süreliğine hiçbir yere gidin, tazelenin ve öyle geri dönün.

Yazı bitmeden yine kitaba uğrayalım: Optimist'in TED Kitapları'ndan Sükunet Sanatı - Hiçbir Yere Gitme Maceraları. Satın almak ya da incelemek isterseniz bu linkten ulaşabilirsiniz.

Keyifli okumalar...

Irmak







Bu blogdaki popüler yayınlar

Neden ile başla - Simon Sinek

Batna, Zopa ve Sonuç Alıcı Müzakere