İş mi Aşk mı?



Hayır, “Hayatınızda hangisi daha önemli yere sahip?” konulu bir yazı değil bu. Konu şu: İşe alım sürecindeki adayların yaşadığı kalp çarpıntılarının, biriyle ilk defa buluşmaya giden bir “aday”ın yaşadıklarına ne kadar benzediği ve bu hissi iş adayına yaşatmanın ne kadar yanlış olduğu.



Bir düşünün: Biri var. Sizi bir yerde görüp beğendi, ya da hayalindeki kişinin tam sizin gibi biri olduğunu farketti, ya da ortak tanıdıklar bir şekilde sizi tanıştırmak istediler; “Bir şey çıkmasa da bir tanışın canım, ne olacak?” dediler, ya da onun sizden haberi bile yoktu ama siz onun ilgisini çekmeyi başardınız ve… bir gün telefonunuz çaldı.

Evet, arayan o firma! Görüşmeye çağrıldınız. Mülakat tarihi belirlendi ve o belirlendiği an geri sayım başladı. Giyecekleriniz, diyecekleriniz önceden hazırlandı, beklentilerinizi oluşturdunuz, ikircikli sorulara hazırlıklısınız, en güçlü yanlarınızı da en zayıf yanlarınızı da biliyorsunuz; bir kriz anını nasıl başarıya dönüştürdüğünüzü anlatan case study’niz zaten cepte. Tabii sadece cevaplar değil, firmaya soracağınız sorular da hazır. Kısacası, bu görüşmeye hazırsınız.

Kapıdan girerken biraz heyecanlı olduğunuzu hissediyorsunuz. Sonuçta O’nunla ilgili yeteri kadar araştırma yapmıştınız ama yüz yüze ilk buluşma bambaşka bir gerilim. Sizi beğenecek mi? Peki siz? Ya gözünüzde büyüttüğünüz kadar değilse? Ya konuşacak konu bulamazsanız, kendinizi rahat ifade edemezseniz? Ya aksi biriyse? Neyse, işte geliyor. Derin bir nefes alı…

Bir saat sonra kapıdan çıkıyorsunuz. Mülakat iyi geçti. Siz firmaya, görev tanımına, işin içeriğine bayıldınız! Her zaman böyle heyecan duymazsınız, ama sanki bu pozisyon sizin için açılmış gibi! İçinizden bir ses şansınızın döndüğünü, bu işin olacağını söylüyor. Daha ilk görüşmeden bunları söylemek çok doğru değil ama, içinize çok sindi bu iş! Karşınızdaki yöneticiyle de oldukça iyi anlaştınız. Kendinizi gayet güvenle ve net bir şekilde ifade ettiniz, karşı tarafın beklentilerini çok iyi anladınız, o da sizin bu beklentileri karşılayabilecek biri olduğunuzu açıkça gördü. Baştaki heyecanınız yerini tatlı bir özgüvene bıraktı: İkinci adım için çağrılacağınızı size çoktan söyledi bile.



İki gün geçti… Yavaş yavaş tanımlayamadığınız bir huzursuzluk başladı içinizde. “Beni beğendiğine eminim, vedalaşırken ‘görüşürüz’ demişti, ne zaman arayacak ki? Dur ya, daha iki gün oldu. Bugün olmazsa yarın. Arayacak.”

Bir hafta sonra, beklediğiniz ikinci görüşmeyi de gerçekleştirdiniz. Bu sefer bir başka yönetici sizinle mülakat yaptı, ilki kadar harika diye tanımlayamasanız da, yine de fena geçmedi. Bir iki tane “keşke öyle söylemeseydim” ya da “keşke bunu da ekleseydim” dediğiniz yer oldu ama dünyanın sonu değil. O kadar küçük şeylere takılmamak lazım. Üçüncü aşama olacak mı çok emin değilsiniz. Sürecin işleyişini sorduğunuzda çok net bir cevap alamadınız.

“Ya O beni ilk buluşmada beğenmişti, onunla elektriğimiz kesin tuttu ama şu arkadaşı beni pek sevmedi galiba… Acaba olumsuz etkiler mi onu? Yani sonuçta O beğendiyse bence bu iş oldu demektir ama sonuçta diğeri bir şekilde etkileyebilir ya da görüşmemizi istemeyebilir… Ya da acaba başka biri var da onunla mı tanıştırmaya çalışıyor? Dur bakalım henüz bir hafta oldu, çok derin düşünmemek lazım. Ya da dur bir dakika, ben mesaj atayım. Benim de ilgilendiğimi bilsin, aşk kaçanı kovalar ama ortalığı çok da boş bırakmamak lazım…”



Yöneticiye serin ve nazik bir e-mail attınız; sürecin nasıl ilerlediğini sorup, en kısa zamanda yeniden görüşmeyi dileyerek kısa ve öz bir şekilde kendinizi hatırlattınız. Bu andan sonra beklentiye girdiniz. Oturup size uzun uzun tüm işleyişlerini yazacak hali yok, ama çok basit bir “acknowledgement” cevabı yazsa yeter. “Teşekkürler, bilgi vereceğiz” vs gibi. Cevap yok. Bir saat, üç gün, iki hafta… Cevap yok.

Mesajınıza cevap vermemesi sizi biraz üzdü. İlk günler elinizde telefon, o cevabı beklediniz. Cevap gelmedikçe kafanızda senaryolar oluşturmaya başladınız. Bir endişeleniyorsunuz, bir üzülüyorsunuz. Sonra birden içinize bir umut doğuyor “Bugün haber gelecek :)” Sonra, yavaş yavaş endişeli ve üzgün haliniz yerini öfkeye bırakıyor, İnsan bir cevap yazar” diye söyleniyorsunuz. “Böyle umursamaz biriyle zaten işim olmaz!” Bir süre sonra öfkeniz yine şekil değiştiriyor. İlk buluşmadan sonra bir sonraki buluşma için o kadar motive olan biri, ne değişti de şimdi mesajınıza bile cevap vermez oldu? Nerede hata yaptınız? Daha mı istekli görünmeliydiniz? Çok mu gereksiz samimi göründünüz? Biraz daha mı canayakın olmalıydınız? Evet ya, kesin baska biri var...

Üçüncü hafta oldu. Hala cevap yok. Kendinizi motive tutmaya çalışsanız da artık firmayla ilgili beklentinizin çok da bir şey ifade etmediğini farketmeye başlıyorsunuz. Bazı günler firma aklınıza bile gelmiyor. Bir süre sonra düşününce işle ilgili heyecan da duymaz oluyorsunuz. 

“Çünkü artık sen de herkes gibisin.”

——-

Evet, Forbes’da okuduğum, 4000 çalışan arasında yapılan bir araştırmaya göre, “mülakat sonrası dönüş alamama” problemini yaşama oranı %60! Bir adayı görüşme için aramak güzel ve kolay; ama sonra işe alım süreci çeşitli nedenlerden (tatil, önemli lansmanlar, raporlama dönemi, üst yönetimin onayı alamama... liste uzar gider) uzadığında, süreç aday için olumsuz ilerliyorsa, firmanın işe alım süreci normalde zaten böyle yavaşsa bunu yolun ortalarında bir yerde adaya bildirmekte fayda var diye düşünüyorum. 



Aday mı insan mı?
İşe alımcılar için bir ay göz açıp kapayana kadar geçen bir süre olabilir ama bekleyenler için her gün ayrı bir yorgunluk sebebi oluyor. Sürecin sonuçlanmasını bekleyenleri "aday" olarak isimlendirerek onları bir meta, sıradan bir eşya gibi nitelemiş oluyoruz, oysa her biri birer "insan". İnsanlar mülakat için o kapıdan girdiklerinde bilgileri, eğitimleri, birikimleri, sorumlulukları, hayalleri, beklentileri, umutları, sevdiklerinin yüreklendirmeleri, korkuları, hatta belki konut kredileri de onlarla birlikte geliyor; bu o kadar kolay değil. Ama kapıdan giren "aday" olduğunda basit: Ya olumlu, ya olumsuz. Olumsuz ise zaten unutulabilir.

İşe alım "insan"dır, insan ilişkisi, insan psikolojisidir. Ve bence insanın ruh halinin en çok gözetilmesi gereken süreçtir. İşe alım süresince zaten asimetrik bilgi dağılımı adayın yeteri kadar aleyhine işlerken onları bir de bu belirsizlikle başbaşa bırakmak ne profesyonel, ne de insani bir yaklaşım.


Bunları bir süre işe alım ve yerleştirme alanında çalışmış biri olarak söylüyorum. Bir aday seçilmişken diğer adaylara olumsuz dönüş yapmak çok zordu evet, çünkü o aday kontratı imzalamadan, hatta daha da iyisi, işe başlamadan diğerlerine dönüş yapmak riskli bir işti. Neden? Çünkü teklif alan aday her an bu yeni iş fırsatından vazgeçebilir, karşı teklif alıp halihazırdaki işine daha sıkı bağlanabilir, ya da sebepsiz yere işe başlayacağı gün gelmemeye karar verebilirdi; bu nedenle adayın bu işe başladığından %100 emin olmadan diğer adaylara haber vermek istemezdim. Ama ne kadar karın ağrısı ve stres yaşarsam yaşayayım, günün sonunda o telefonu kaldırıp o aramaları yapardım.

Yazının özüne dönüyorum: Sonuçta hepimiz ortak bir hedef için iş arıyoruz. İşe alım yapan kişiler de ortak bir hedef için aday arıyor. Uzayan süreçleri çetrefilli aşk hikayelerine döndürüp insanlarda gereğinden fazla beklenti, hayal kırıklığı, duygusal fırtına yaratmanın doğru olduğuna inanmıyorum. Masanın "bilgi seçeneği olmayan" tarafını temsilen ben, "adayı" süreç hakkında kısaca bilgilendirmeyen işe alım çalışanlarının, bu durumu şirketlerinin kötü işleyen bu sürecini düzeltmek için bir fırsat olarak görmelerini ve bu yönde uğraş vermelerini diliyorum.

——-

“Bir ara, bir sor Allah aşkına"







Bu blogdaki popüler yayınlar

Neden ile başla - Simon Sinek

Batna, Zopa ve Sonuç Alıcı Müzakere