Kitap, Kahve, Kırmızı Kalem




Bu geceki yazım her zamanki çizgimden biraz daha farklı; bu kez denize karşı ayaklarınızı uzatıp kitabınızı okurken, batmak üzere olan güneş eşliğinde yudumladığınız kahvenizle ve ara sıra masaya koyup ara sıra kitap üzerinde notlar aldığınız kalemle yaşadığınız keyfi anlatmak istiyorum.
Bu geceki misafirimiz: Kitap, Kahve, Kırmızı Kalem. Ferdi Bişkin'den.

Yazarımız bu kitap için tam 185 hikaye biriktirmiş.Kitabı "Kitap", "Kahve" ve "Kırmızı Kalem" olarak 3 bölüme ayırmış. İçinde kimi bilimsel, kimi tarihten, kimi eğlenceli, kimi de hüzünlü hikayeler var...

Burada en çok hoşuma giden öykülerden dördünü sizinle paylaşıp yeterki kadar spoiler verdikten sonra yazıyı bitireceğim :)


1. Aziz sen nesin? diye sorsunlar diye...
...Soyadı kanunu çıkınca babası Aziz Nesin'den onlara bir soyadı bulmasını istedi. Aziz, güzel bir soyadı buldu: Kıral. Bu soyadıyla gurur duydu çünkü Kıral okunduğunda hem kır ve al anlamına geliyor hem de Kral makamını işaret ediyordu.
Bir gün okulda, çok yavaş hareket eden bir öğretmenin tahtaya yazdığı yeni soyadını gördü: Üşenmez.
Birden etrafına dikkat kesildi. Sıska biri "Güçlü" soyadını, birkaç kuşak öncesine kadar Türk olmayan "Türkkan" soyadını almıştı. O an ne yaptığını anladı. O da bir aşağılık duygusuyla "Kıral" soyadını seçmişti. Çünkü ne kırıp alacak kadar fiziksel gücü, ne de bırakın kralı iyi hal sayılabilecek kadar bir maddi gücü vardı. Aziz bu düşüncelerle Nesin soyadını seçti. İnsanlar onu Aziz Nesin diye çağırdıkça kendinin ne olduğunu düşünmeliydi. (s.82)


Bu küçük öyküyü okuyunca mütevazı soyadım daha bir hoşuma gitmeye başladı :) Gelelim bir başka öyküye. Bu öykü aynı zamanda daha önce Malcolm Gladwell'in "Outliers " kitabında okuyup etkilendiğim bir öykü olduğu için özellikle paylaşmak istiyorum:

2. Yüzüp yüzüp kuyruğuna geldiniz, ha gayret!
... Adı Florence May Chadwick olan yüzücü Manş Denizi'ni her iki yönde geçen ilk kadındı. Temmuz ayı olmasına rağmen su vücudu uyuşturacak kadar soğuktu ve sis o kadar yoğundu ki tekneleri güçlükle seçebiliyorlardı. Chadwick, köpek balıkları ve dondurucu soğuğu hiçe sayarak 15 saat yüzdü... Annesi ve antrenörü karaya çok yaklaştıklarını ve devam etmesini söyledilerse de azimli yüzücü karaya yarım mil kala kendisini sudan çıkarmalarını istedi. Sebebi şuydu: "Karayı görseydim başarabilirdim. (s.100-101)"

Bu öyküde hepimizin hikayesi saklı. Kimi süreçler içinde hepimizin yıldığı, yorulduğu anlar olur. Peki sizin de uğrunda savaştığınız şeyleri tam kazanmak üzereyken bıraktığınız oldu mu? Benim oldu. İşte arkasında büyük deneyimler saklayan bu küçük öykü yol gösterici olsun, kritik anlarda aklınıza gelsin diye ben de bir kere daha burada paylaşmak istedim.


3. Ağustos  böceğine kızmayın, en iyisini o yapıyor aslında
Ağustos böceği ile karınca hikayesini hepiniz bilirsiniz. Klasiktir, iyi ile kötü ayrımı vardır, doğru ile yanlış vardır; yanlış hep haksız çıkar, doğru hep ödüllendirilir filan. O yüzden Ağustos böceğimiz de gününü görüyor masalda, ama ben mesela karıncayı çok sıkıcı ve garantici bulduğum için Ağustos böceğinin tarafını tutardım. (Masalların bir kötü yanı daha: Bir şey ya siyahtır ya beyaz. Gri alan yok, illa taraf tutacaksınız). Neyse, sadede gelelim: Aslında ağustos böceği haklıymış :) Neden mi?


...Çünkü ortalama 4 cm boyundaki ağustos böceğinin ömrünün 4-17 yıllık kısmı toprak altında bir nimf olarak geçiyor. Ağustos ayında erginleşmek için toprak üstüne çıkıyor ve çiftleştikten bir süre sonra ölüyor. Hatta bazıları dişisine serenatlar yaparken kuşların gazabına uğruyor... Kısacası eğlen, coş, hayat sana çok kısa ağustos böceği. (s.113)

Benden size tavsiye, masallar güzeldir ama masalları çok fazla ciddiye almayın, çocuklarınız da masallara maruz kaldığında özellikle ve özellikle ve özellikle farklı açılardan düşünmelerini sağlayın, sordurun, sorgulatın. Karıncanın tarafını tutmasınlar çocuklarınız. Marifet değil karınca olmak.

4. Hayatınızda kısa boylu ve saldırgan bir adam var mı? Ona Napolyon deyin, gazını alın
Arkadaşlar başlıklar tamamen bana aittir, bu son öyküde bu noktayı açıklığa kavuşturayım. Kendimden bir şey katmak zorundayım; copy+paste yapmak içime sinmiyor. Gelelim öykümüze:

Napolyon'u iki kelimeyle tanımlayacak olursak bu "istilacı" ve "kısa" olurdu. İstilacı olduğu tarihi bir gerçektir, ancak kısa olduğu tartışılır. Napolyon'un boyu aslında 1,68-1,70 m idi ve bu dönemin Fransız erkeklerinin boy ortalamasına göre normaldi... Napolyon'un kısa olduğu iddiası muhtemelen itibarını sarsmak için yapılan bir propaganda faaliyetiydi. Psikoterapist Dr. Alfred Adler de kısa adamların saldırgan olduğuna dair bir teori üretip buna "Napolyon Kompleksi" deyince onun kısa olduğu iddiasi iyice pekişmiş oldu... (s.158)

Bu hikayeden çıkarabildiğim tek ders için başlığa bakınız :)
E, her hikayeden ders çıkarılacak değil ya, bazıları da sadece  bilgi olarak bir köşede dursun. Ne demişler, beyin bedava :)
Hatırladınız mı?


Evet, bu kadar spoiler size yeter.
Bu kitabı şiddetle tavsiye ediyorum. Dr. Ferdi Bişkin'in bana özel yazdığı notu da sizinle paylaşmak istiyorum :) Buradan hem bu çok ince davranışı, hem de bu şahane kitap için kendisine teşekkür etmeyi de kalbimden gelen bir görev biliyorum.

Evet, şimdi alıyoruz kahvemizi, kitabımızı ve kırmızı kalemimizi; dünyadan bir süreliğine kopuyoruz.

İyi okumalar.

Irmak

Bu blogdaki popüler yayınlar

Neden ile başla - Simon Sinek

Batna, Zopa ve Sonuç Alıcı Müzakere